Powered by free wordpress themes

kayseri escort samsun escort bodrum escort ankara escort ankara escort eskişehir escort porno izle izmir escort antalya escort ankara escort ankara escort ankara escort istanbul escort
Anasayfa / Psikoloji / ”Ruh” Kavramının Bilimsel Bir Geçerliliği Var Mıdır?

Powered by free wordpress themes

”Ruh” Kavramının Bilimsel Bir Geçerliliği Var Mıdır?

İlk olarak şunu net ve kesin bir biçimde, altını çizerek ve kalın harflerle belirtelim: “Ruh” diye bir olgunun bilimsel HİÇBİR geçerliliği yoktur. Ruh, tamamen sahte-bilime ve dine ait bir tabirdir. Hiçbir canlıda, “beden” ve “ruh” diye bir ayrım yoktur. Unutmayın: Doğadaki hiçbir şey, doğaüstü sebeplerden kaynaklanmaz. Ruh, insanların sinir sisteminin uyarı ve hastalıklarına anlam verememesinden doğan bir “bilim-dışı boşluk doldurucu”dur, tıpkı bazı anlam veremediğimiz diğer olgular için aklımızda yarattığımız başka kavramlar gibi. Dolayısıyla bilimsel bir tartışmada “ruh” kelimesini kullanmak, çok sakıncalı ve dayanaksız bir kullanım olur. Bunun bir örneği, Evrim Kuramı’nın eş-kaşifi Alfred Russell Wallace’ın, ileri yaşlarınca “ruhçuluk” (spiritualism) denen akıma kapılarak bilimden uzaklaşması sonucu, “hüsranla anılan” bir bilim insanı haline gelmesidir; gelmiş geçmiş en güçlü biyolojik kuramın eş-kaşifi olarak anılabilme şansı varken.

 

Psikoloji, kelime anlamı olarak “ruh-bilim” olsa bile, günümüz psikologları, mesleklerinin anlamını “sinir-bilim” olarak açıklamaktadırlar. Çünkü bilim, artık “ruh” diye bir kavrama ihtiyaç duymamakta ve onu alanından -doğal olarak- dışlamaktadır. Ruh, sinir sisteminin, beynin ve bunların etkileşimli tepkilerinin anlaşılamadığı durumlarda kolaya kaçmak veya zihni rahatlatmak amacıyla var edilmiş bir kavramdır.

 

Bu kadar kesin ve biraz da tatlı-sert bir dille uyardıktan sonra (gerçekten önemli bir nokta çünkü), devam edelim. Zihnimizin evrimsel süreç dahilinde geliştirdiği “savunma mekanizmaları”, elbette ki zihni ve daha da önemli olarak beynin total tepkisinin en önemli kısımlarından biri olan “algı”lara karşı beyni ve sinirsel bağlantıları korumak amacıyla geliştirilen olgulardır. Bununla ilgili ayrıntılı bir not hazırlayacağız, çünkü insanlar, Evrim’i tam olarak idrak edemedikleri için, beynimizin nasıl kademe kademe ve yavaş bir şekilde evrimleştiğini ve bunun sonucunda adım adım nasıl algı düzeyimizin geliştiğini anlayamamaktadırlar.

 

Algıların gelişimi sonucunda (algı: duyu organlarından gelen uyarılara verilen bilinçli veya bilinçsiz tepkilerin ve cevapların tümü, düşünce de dahil), insan, bir hayvan olarak, daha önce hiçbir hayvanın YAPAMADIĞI KADAR İYİ (her hayvan etrafını kendi zeka ve beyin kapasitesi çapında algılar) bir şekilde etrafındaki olayları anlamaya başlamış, aralarında neden-sonuç ilişkileri kurmuş ve hatta, ilk defa geçmişe ve geleceğe yönelik göndermeler yapabilmiştir. Bunlar, algının gelişmesinin en önemli sonuçlarıdır.

 

Ancak Evrim’de hiçbir büyük atılım, kolay yapılamamaktadır. Denizden çıkan canlılar için sadece akciğer geliştirmek yetmedi, yüzlerce yan özellik evrimleştirmek zorunda kaldılar (co-evolution). Algı da, benzer şekilde, pek çok yan evrim ile birlikte geldi. Ancak bunların hepsi, bireyi (bu durumda insan) geliştirmek amacı gütmüyordu. Bazıları, gelişen algı düzeyi karşısında artan sinirsel biyokimyasal tepkimelerin hızını kontrol etmek; ve daha önemlisi bu tepkimeler sonucunda oluşacak tepkilerin (düşünce olabilir, reaksiyon olabilir, vb.) şiddetini ve biçimini kontrol etmek için evrimleşmiştir. Bunların başında da “savunma mekanizmaları” gelir. Çünkü , henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da, “delirmek” ve “delilik” kavramları, beyinde meydana gelen ve evrimsel süreçte geliştirdiğimizden farklı olan bir beyin yapısından veya en azından biyokimyasal tepkime farkından kaynaklanmaktadır. İşte bu tip sapmaları önlemek veya sapmaları tetikleyecek etkileri azaltmak ve kontrol etmek için, algılarımız farklı yönlerden kendilerini sınırlandırmıştır.

 

Konuyu  daha net açıklayabilmek için talamus’un önemli görevini hatırlayalım: Etrafımızda, sadece odanızda oturup bu yazıları okurken bile yüzlerce değişkenden ve etmenden etkiler alınmaktadır, duyu organlarımız sürekli olarak bunlarla uyarılmaktadır. Örneğin, şu anda bunu söylememden önce, belki de bilgisayar kasanızdan çıkan sesi “duymuyordunuz”. Peki ne oldu da o sesi duymaya, en azından daha net duymaya başladınız şu anda? Ses arttı mı? Eskiden yok muydu? Hayır, talamus, o uyartıları “gereksiz” bularak beyninize göndermiyordu. Ancak siz, bu yazıları okuduktan sonra ya da o sese odaklandıktan sonra, talamus o uyartıları geçirmeye başladı. Benzer şekilde, kalabalık ve gürültülü bir ortamda, sizden çok uzakta olan birinin konuşmasına odaklanır ve yüzüne, özellikle de ağzına bakarsanız, gözlerinizden gelen bilgiler ve kulağınızdan odaklanmanız sonucu talamusun geçirmeye başladığı, halihazıda var olan ses bilgileri birleşerek, duymanızın mümkün olmadığını tahmin edeceğiniz sesleri bile duyabilirsiniz.

 

Dolayısıyla, bu “koruyucu mekanizmaları”, bir hata olarak görmek yanlış olur, çünkü çok önemli faydaları vardır. Ancak sinirsel hastalıkları, tıpkı diğer hastalıklar gibi, evrimsel süreçte meydana gelen hatalar olarak görebiliriz. Bir takım bilim insanı ise, son zamanlarda artar modada olduğu gibi, bu tip hastalıklara sahip olanları “sorunlu” olarak değil, “varyasyon” olarak görmekte ve kimi durumda onların avantajlı konuma geçebileceğini düşünmektedirler. Bu konuda araştırmalar hala sürdürülmektedir.

 

Zihinsel hastalıkların kalıtsallığı ise şu anda halen tartışmalı bir konu. Ancak şöyle düşünebiliriz: Bu tip hastalıklara yatkınlığı arttıracak bazı etmenler olabilir. Örneğin şizofreni, beyindeki algı merkezlerindeki biyokimyasal olaylarda meydana gelen sorunlar sonucu oluşuyorsa, bu kimyasalların “normal”den farklı işlemesine sebep olan başka kimyasalların üretilmesine yatkın olmaları beklenebilir.

 

Depresyon konusuna gelecek olursak, bunu çok fazla dolandırmadan, temel olarak bir canlıya ait bir özelliğin sorunlu çalışması veya kendisini korumaya alması şeklinde iki açıdan inceleyebiliriz, bu dediğiniz doğrudur. Ancak depresyon gibi bir hal, genellikle buhranlar ve sıkıntılar eşliğinde geldiği ve kimi durumda insanın canına kıymasına kadar gidebildiği için, kendini koruma mekanizması olarak görmek zorlaşabilmektedir. Ne var ki, bu tip bir durumun halen insanlarda görülebilmesi, göreceli olarak az da olsa faydalarının bulunmasınan kaynaklanabilir. Fakat unutmamak gerekir ki, depresyon da her hastalık gibi vücudumuzun beyin bölgesinde meydana gelen çalışma bozukluklarından kaynaklanabilmektedir.

 

Depresyonun evrimsel kökenleri ile çok uzun araştırma yazıları mevcuttur, bunlardan en ünlülerinden bir tanesi, New York Times gazetesinin 7 uzun sayfalık araştırma yazısıdır. Bu yazıda pek çok bilim insanına ve araştırmaya atıflar yapılır ve depresyonun evrimsel kökenleri incelenir. Temel olarak yazının ulaştığı sonuç şudur: Hastalıkların çoğuna verdiğimiz tepkiler bize faydalıdır; ancak buna rağmen, bu durumlardan kurtulmaya çalışırız. Depresyon, temel olarak, psikolojik sıkıntılarımıza karşı vücudumuzun verdiği bir tepki olarak tanımlanmıştır. Ancak biz, bu tepkiyi ortadan kaldırmak için ilaçlara başvurmaktayız. Bu, bir çelişki gibi gözükse de, insan zekasının yan etkilerinden biri olarak görmekte fayda olabilir. Örneğin mikroplara karşı vücudumuzun sıcaklığı yükselir ve ateşleniriz. Ancak bu ateşi düşürmek için ilaç alırız; ateş, bakterilere karşı vücudun bir direniş mekanizması olmasına rağmen…

 

Dolayısıyla burada seçenek, hastanın oluyor. Vücudun verebileceği onlarca değişik savunma mekanizmalarına ilaçlarla karşı mı koyacak, yoksa o hastalığa verilen tepkinin gittiği yere kadar gidecek mi? Burada unutmamak gereken bir nokta, beynin, canlı evriminde bu kadar ileri bir noktaya geldiği tek durum insandır. Dolayısıyla hala binlerce hataya sahip olan bir beyne sahibiz; fakat doğal seçilim eskisi gibi vahşi bir şekilde üzerimizde çalışmıyor (beyin evriminin bir yan etkisi olarak). Bu sebeple de, bu tip hastalıklara verilen depresyon gibi tepkilerin aşırıya gittiği durumlar, ciddi bir biçimde bugüne kadar elenmediği için, sizi ölüme götürebilir. Bu sebeple, depresif bir durumda bir doktorun gözetimine girmekte fayda görüyoruz.

 

Kaynak:

http://www.evrimagaci.org/makale/96

Hakkında Doğa D.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

şişli escort